Gençliği Sağ veya Sol Popülizm Kurtaramaz!

G

Bir kız çocuğunun koca bir kasaba tarafından tacize, tecavüze uğramasının ve sermaye sahibi birileri tarafından bu olayın üstünün kapatılmasını anlatan Şahsiyet dizisinin ana kahramanı Agah Beyoğlu’nu canlandıran Haluk Bilginer, Uluslararası EMMY ödülü ile onurlandırıldı. Haluk Bilginer ödül konuşmasında ‘’toplumların hafızasından’’ bahsederek, ‘’içinde yaşadığımız toplumun hafıza kaybı yaşamadığından emin olun’’ dedi ve hafıza kaybının kötülüğünü vurguladı. Haluk Bilginer’i bir nebze de Agah Beyoğlu’nu dinleyerek içinde yaşadığımız toplumun hafızasını aramak açısından birkaç noktaya değinmek gerekiyor.

Dünya 1990’lı yıllarda SSCB’nin çöküşüne ve Avrupa’da ki sosyalist alanların yenilgisine tanık oldu. Kapitalizm zaferini elde etmişti. Emperyalizm kavramının demode hale geldiği, kullanılmasına gerek olmadığı ve sermayenin yoksul ülkelere de yayılacağı söylendi. Çünkü sosyalizm dünyası çökmüştü, savaşlar bitmişti. Emperyalizm boyunduruğuna gerek kalmayacaktı. Sınıfsal temelde toplumsal ayrışmaların ortadan kalktığı düşüncesi bu süreç içerisinde pohpohlandı. Liberal demokratik siyaset mekanizmaları bu düşüncelere göre yükselecekti. Her kimlik ve kültür sınıfsal ayrışmalardan sıyrılıp kendisini özgürce ifade edecekti.

Türkiye yukarıda anlatılan liberalleşen dalgadan da nasibini alarak AKP ile tanıştı. Her kimliğe özgürlük, her kültürün kendisini ifade edeceği, demokrasinin yükseleceği ve askeri vesayetin ortadan kalkacağı gibi özgürlük süslü sloganlarla AKP toplum nezdinde meşrulaştırılmaya çalışıldı. AKP’nin temsilci kuvveti Erdoğan üzerinde somutlaştı. Liberal şahsiyetler Türkiye toplumunda işçi sınıfı – burjuva gibi sınıfların belirleyici olmadığını bu yüzden ezenin ve ezilenin sınıflara göre değil merkez-çevre ikiliğine göre ele alınması gerektiğini söylüyorlardı. Bu düşünceye göre merkez, laikliği savunan ve hep ezen tarafta kalan iken çevre ise laikliği savunmayan ve hep mağdur, ezilen tarafta kalandı. ‘’AKP iktidarda olsa bile ezilen’’di. Kimlik-kültür eksenine sıkışan bu açıklamalar sol camiada da etkiler buldu. Emperyalizmin ve neo-liberalizmin politikalarını görmezden gelen, sermayedar kesimin yükselen para hırsını görmek istemeyen bu düşünceler değirmene su taşımaya devam etti. Hâlbuki Türkiye’de neo-liberalizmin ve emperyalizmin yeni dönem politikalarının (ılımlı İslamcılık, Büyük Ortadoğu Projesi vb) uygulayıcısı bir iktidar söz konusuydu. Dini inancını kendi çıkarı için kullananlarla, liberaller neo-liberalizmin (Tüm kazanılmış hakların elden alınması, üretim için gerekli olan hammaddelerin peşkeş çekilmesi, doğanın talanı ve kamusal varlıkların satımı, özelleştirilmesi vb) Türkiye’de uygulanmasında etkin rol oynadılar. Ne merkez-çevre gibi bir durum ortadaydı ne de işçi sınıfının olmadığı gibi bir durum vardı. İşçi sınıfının kazanılmış haklarına saldırı, onları sermayenin ucuz ve güvencesiz kölesi haline getirme ve gençliği bilimden uzak, sorgulamayan bir yapıya büründürme söz konusuydu. Gezi isyanında da çöken bu liberal tezler özellikle kendisini şehirlerin talanına karşı çıkışta somutlaştırdı ve ülke de bir avuç para babasının tüm halkı sömürdüğü netleşmiş oldu!

NEO-FAŞİZM ve SAĞ-POPÜLİZM

Yoğunluklu olarak 2008 sonrası ise neo-liberalizm kriz dönemiyle çöküşe geçti. Ekonomik ve politik anlamda iflaslar yaşandı. Neo-liberalizmin özelleştirmeci, her şeyi (suyu ve havayı bile) sermayeye bağlama politikaları yoksullaşan halkın tepkisiyle karşılaştı. Demokrasi, insan hakları, herkesin söz sahibi olduğu bir dünya gibi uydurmalar çatırdamaya başladı. Neo-liberal politikaların uygulanması için baskı unsurlarına gerek olduğu ortaya çıktı. Bu çerçevede neo-faşist akımlar sahne almaya başladı. Yoksullaşan halkın isyanını neo-liberal politikalardan uzaklaştıran neo-faşist akımlar, halkın yoksulluğun sebebini ‘’elitlere karşı savaş, güçlü ulus veya devlet, göçmenler’’ gibi kimliksel olgular da aramaya başlamasına sebep oldu. Devrimci mücadelenin gelişkin olmadığı her alanda bu faşist akımlar boy göstermeye ve yoksulları bölen uygulamalar ortaya koymaya başladı.

Geçmişte liberal-demokrasi sloganları eşliğinde gelişen kimliksel-kültürel olgular bugün neo-faşist akımların eliyle ortaya çıkıyor. Ancak bugün, neo-faşist akımlar sanki neo-liberal, kapitalist politikaların parçası veya sonucu değilmiş gibi, sadece liberal politikalardan bir sapma olarak ‘’sağ popülizm’’ olarak değerlendiriliyor. Bu konuya dair Yol dergi 2. Sayıda şöyle bir açıklama yapılıyor: ‘’Böylesi bir olağanlaştırma esasında faşizmi, kapitalizmden kopuk bir evrende ele alma sapmasının bir sonucu olarak gündeme geliyor.’’ Daha iyi tanımlanamazdı!

Dünya ve Türkiye özelinde faşizmin ve emperyalizmin paylaşım savaşlarına göre konumlanmalarının devam ettiğini görüyoruz. Popülist anlayışlar, yaşanan baskı durumlarını yukarıda anlattığımız gibi kişilerin liderlik etrafında tartışırlar ve sanki toplumun bir ‘süper kahramana ihtiyacı varmış gibi ve o kahraman gelince demokrasi de gelecekmiş gibi hareket ederler. Bu anlamda Erdoğan gidip, Davutoğlu veya Babacan gelince demokrasi unsurları tekrar yeşerecekmiş izleniminde konuşurlar. Tıpkı 2000’li yıllarda liberallerin yine benzer bakış açılarla Erdoğan’ı desteklediği gibi. Oysaki asıl mesele emperyalizmin ve neo-liberalizmin politikalarını toplum nezdinde kabul ettirecek figürlere ihtiyaç olduğudur.

Bugün Akşener’inden, Babacan’ına kadar tüm eski destekçiler, yeni muhalefetler(!) gençliğin söz söyleme özgürlüğünden ve ülkeyi gençlerle geliştireceklerinden dem vuruyorlar. Ama kamucu eğitim alanlarının yok edildiği politikaların nasıl değişeceğinden bahsetmiyorlar. Laik-Bilimsel eğitim hakkında verili somut örnekler sunmuyorlar. Üniversitelerin özerk yapılar olması hakkında neredeyse hiçbir şey söylemiyorlar. Gençlerin kendi dernekleşmelerini sağlayacakları gerçek demokratik uygulamalar hakkında sözleri yok. Varsa yoksa ‘gençler konuşsun ve gençlere ucuzluk vaatleri’… Havaya söylenen sözler havada kalıyor ki gençlerin haklarının birileri tarafından verilmeyeceğini, gençliğin kendisinin haklarını kazanması ve alması gerektiği tüm dünyada olan gösterilerle açığa çıkıyor.

SOL POPÜLİZM

Sol popülizm tartışmalarında da liberal anlayışların hâkimiyetiyle demokrasiyi, neo-liberal politikaların alanında değil de kamucu-devrimci alanda bulmak yerine aynı şekilde siyasetin şahsileştirilmesinde bulmakla karşı karşıya kalıyoruz. İmamoğlu (örneğin ‘Cumhurbaşkanı olursa her şey düzelir’ düşüncesi) veya İnce ya da meclis kürsülerinde sol jargonlu sloganlar atan milletvekillerinin her şeyi halledeceğini düşünmek… Her şey bir liderin ‘güzel sözler akademisi’ haline gelen kürsülerden konuşmalar yapan kişilerin çevresinde toplanınca çözülecekmiş gibi bir liberal-sapma söz konusu. Gençliğin kendi sözünü söyleyebileceği ve bu sözlerini ortaklaştırıp açığa çıkarabileceği, haklarını talep edip alabileceği, meclisleşmeyi-kolektif anlayışı ön planda tutan örgütlenmelere ihtiyaç var.

Yukarıdan birilerinin popülaritesine dayanan örgütlenmeler gençliğin hiçbir sorununu çözemez durumdadır. Neo-liberalizmin halkı yoksullaştıran, öğrencileri borçlandıran, işsiz bırakan, üniversitelerini ve liselerini sermayeye açan, politikaları; aşağıdan gençliğin kendi gücüne ve bağımsız devrimci politikasına dayanan örgütlenmelerle yok edilebilir. Ve yerine kamucu, gerçekten demokratik ve laik-bilimsel alanlar kurulabilir. Asıl olarak Neo-Faşizm olan ne sağ popülizm ne de sağ-liberalizm olan sol popülizm anlayışları gençliği kurtarabilir.


  Hayalet.biz

Ayağa kalkanların, başka bir dünyayı birlikte hayal etmenin imkanına tutulanların; eşit, özgür, emekten, doğadan yana kurulacak bir dünyanın Hayaletiyiz!

Bizimle İletişime Geç

Instagram

Instagram has returned empty data. Please authorize your Instagram account in the plugin settings .